Memur saltanatının anatomisi ve onu nasıl yıkabiliriz?

Kayıt
23 Eylül 2015
Mesajlar
11
Beğeniler
248
#1
elinde hesap makinesi, mali işlerden ismail hakkı beyin yanına oturan, saçları dökülmüş, yüzünde umutsuz bir tebessümle verilen sayıları verilen diğer sayılarla çarpıp sonucu virgülden sonraki üçüncü basamağa kadar söyleyen zavallı benim.

fen işlerinden faruk beyin bu "hakedişte tutanak eksik imiş, bütün imzalar tamam, ama şu tutanak örneğinden dört kopyayı diğer tüm kontrollere imzalatmak için bütün şehri bir defa daha baştan başa dolaşman gerekmekte, zaaaa xd" dediği talihsiz de benim.

belediyenin izbe bir koridorunda, yeni dönemde değişecek siyaset aktörlerinin yol açtığı belirsizlikten tedirgin, nereye yanaşacağını kestiremeyen, ne söyleyeceğini bilmeyen, masasının üstünde yerinden son 4 aydır milim hareket etmediğini müşahede ettiğim m. fethullah gülen kitabı ile belediyenin "turuncu tonları" ağırlıklı camekan dekorasyonu arasında gelgitler yaşayan "yavruların" ve "katiplerin" sakin görünümlü gergin sohbetlerini dinleyerek elindeki evraklara bakıp "bu sefer ne eksik çıkacak aceba son anda?" diye kendine sorup duran tedirgin de benim.

3 medium bölüm sonu canavarını ve hatta nihai bölüm sonu canavarını geçerek almaya hak ettiğim naçizane hakedişimi "basit" bir evrak kayıt memuruna "basitçe" imzalatırken "delgeçle a4 delgiçlemek" gibi son derece "memur işi" ve anlamak zorunda olmadığım bir faaliyeti, mezkur memurumuzun zahmet edememesi ve 3 sn. zamandan tasarrufu etmek istemesi sebebiyle, emrivakiyle icra eden aşırı vasıflı kırtasiye sorumlusu da benim. bu işi hakkıyla beceremediğimi gören bu tuhaf
Linki görmek için izniniz yoktur Giriş yap veya kayıt ol.
bıyık altından bana güldü, fark etmedim değil. şantiyede biri diğerine böyle müstehzi bakarsa etrafına kalıp dönüp üzerine beton dökeriz. o betonun pompasının bomunu pompa operatörüne verilen bi paket parlement sayesinde 5 dakikalığına kullanan çılgın operatör de benim. beton pompasının bomuyla çok tehlikeli olabilirim.

mukayeseli keşif cetvelinde hanginizin imzasının neden eksik olduğunu, parafın neden kaşelenmediğini ben bilemem. açın sorun kontrol arkadaşınız bi telefon uzağınızda. posta güvercini gibi beni oradan oraya yollamadan önce bi durun kontrol edin evrakınızı ayrıca.

makamınızdan başka yerde kendinizi güvende hissetmediğinizden en dandik imza işlerinde bile makamınıza gelmenizi saatlerce idari bina önünde arabamın içinde pinekleyerek beklerim, sorun değil. siz makamınız kadar varsınız. ben sizi beklediğim kadar yokum bu hayatta, çay bahçelerinde etrafı kesen arıza tiplerin arasında ben eksiğim çünkü siz beni keyfinize, boş yere bekletiyorsunuz. ben beklerken bergen dinleyip bali çekiyor, müslüm dinleyip kendime hafif kesikler atıyorum. siz onları kedi tırmığı sanıyorsunuz. bali kokusunu da iyicene havalandırıyorum tabii.

episodik anlatımla meramımı anlatmaya çalıştım, çözüm önerime geleyim, memur sevmem. memuriyetle alakalı nesneleri da sevmem (delgeç, paraf, sarı ve kırmızı çay markalarınız ve aralarındaki farklar, imza defteriniz, üst yazılarınız vs. .) o yüzden sempatinize mazhar olma çabasını beyhude buluyorum.

velhasılı, yani madem sevmiyorum sevemedim neden katlanayım di mi? şantiyede düz işçi olarak çalışan kaçak suriye göçmenlerinin arasında psiko şef olarak tanınıyorum, bazısı da bana şeflamingo diyor ama o ayrı. derin saygı ile yapıyorlar onu bile. zaten onlar şekersiz demli çay içene tuhaf bi saygı duyuyorlar, araplar, kürtler çok şekerli içiyor hacı, reçel mübarek. ben ise katran içmeyi severim. sizin kanınızı da içerim, kalbinizi de kahvaltımda yerim. bazen en üst kat tabliyesine çıkıp çömüyor, saatlerce ufka bakıyor ve başka hiçbir şey yapmıyorum. içimde fırtınalar kopup diniyor. memurlar, sebebim siz olmayın, o fırtınalar tornado olmasın. bu naçizane bir tavsiyedir.

zira artisliğinizi çekememeye başladım.
 

Dejavu

CMNet Üyesi
Kayıt
3 Aralık 2011
Mesajlar
82
Beğeniler
54
Şehir
Ankara
#2
Bütün memurlar daha gazetelerini okuyorlardı, çaylarını içiyorlardı, masalarını düzeltiyorlardı; ceket çıkarma talimatı henüz gelmediğinden ceketleriyle oturuyorlardı, adamı yakalamışlar bizim zamlardan bir haber yok dün akşam başıma gelenleri sormayın diyorlardı; hademeler, kapıların önünde iş sahiplerinin evrakını masadan masaya odadan
odaya taşımak için bahşişlerini bekliyorlardı. Ceket kollarının sürtünmeyle paralanmasını istemeyen bazı titiz memurlar kolluklarını takmak üzereydiler; daktilo kadınlar
makyajlarını tazeliyorlar, dudaklarını yalıyorlar, kırmızı tırnaklarını törpülüyorlardı; ortayaşlı ve gençliğine düşkün
olanlar parmaklarıyla alın derilerini geriyorlardı; yaşları
kırk beşten büyük olanlar son zamanları tenkit ediyorlar,
küçük olanlar da masalardaki tozdan şikâyet ediyorlardı; sinekler, rahatsız edilmeden masaların üstünde geziniyordu.
Daire, o battal kütle, yavaş yavaş geriniyor, uyanıyordu: şefler daha otobüs duraklarında vasıta bekliyorlardı, müdürler, evlerinde kahvaltı ediyorlardı, umum müdürler uyuyorlardı, bir yolunu bulup rapor alabilen küçük memurlar hiç
gelmiyorlar, evlerinde öteberi tamir ediyorlardı. Bazı anlar,
bir kâğıda, bir kayıt defterine uzanır gibi oluyordu eller;
sonra, yandaki masadan atılan bir söz, uzatılan bir gazete,
hademenin masaya koyduğu bir demli çay, bu atılışları kesiyordu. Tembel bir cevap veriliyor, habere dalınıyor, masa
ıslanmasın diye, çay bardağının altına, yemek-içmek için
gerekli eşyanın bulundurulduğu çekmeceden çıkarılan bir
altlık konuyordu. Sigaralar, birer ikişer yakılıyordu, kibritler tablalara bırakılıyordu: her harekette bir yumuşaklık,
bir güngörmüşlük göze çarpıyordu. Hiç acele edilmiyordu.
Şaşırtıcı ve yeni hiçbir şey beklenmiyordu. Her sabahın, bü-
tün sabahlar gibi bir sabah olması bekleniyordu.
Bu ağır gidiş, iş sahiplerinin, koridorları, odaları, kapı
önlerini doldurmalarıyla bir süre için hızlanır gibi oluyor;
sonra, yeni gelenlerin de bu ağır senfoninin temposuna uymalarıyla her yer, dünya yaratılmadan önce ortalığı kaplayan madde öncesi sakinliğe bürünüyordu. Bütün iş sahipleri hep bir ağızdan iç çekiyor, bütün gözler hep birden merdivenlere çevriliyor, bütün gözlerde, beklenen memurun
özlemi okunuyordu. Önce, beklenmeyen memurlar geliyordu, başlar hep birden ümitsizlikle sallanıyor, gözler hep birlikte karşısındakine hak veriyordu. Bütün gözlerde, peşinden hademeleri koşturan bir müdürü görmenin arzusu yanıyordu.
Turgut, korunmasını bilen bir iş kovalayıcısıydı. Bilinmeyen kurallarla yönetilen bu ülkeye her girişinde, ürkütülmemesi gereken yaratıkların beklenmeyen davranışlarına
saygı gösterirdi; yapmacık sabrını sonuna kadar sürdürürdü. Koridorda, dairenin sabah mahmurluğunu üstünden atmasını bekliyordu. Önünden geçen her memuru saygılı bakışlarıyla süzüyordu. Belli olmaz; kimin nerede ne işe yarayacağı hiç belli olmaz. Sonra, bana aldırmıyordun ama ağı-
ma düştün işte bakışlarıyla karşılaşıverirsin birden. Garip
ve mistik bir hava vardır; görünüşe aldanmamalıdır iş sahibi denilen cüce yaratık. Hademeler süpürüverir insanı. Elini hiçbir kâğıda uzatmayacaksın: on emrin birincisi budur.
Söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiçbir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni
baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin.. ve hiçbir zaman
ümide kapılmayacaksın. İşte beklediğin memur merdivende göründü. Hemen yanına gitmeyeceksin. Bekledi. Sabırla,
odaya girmesini, masasına yerleşmesini ve güne alışmasını
bekledi. Odaya girdi. Allah’a emanet ol, oğlum Turgut. Me-
292murlar, masanın iki tarafında, değişmeyen yerleri aldılar.
Önce Turgut’un yüzüne bakılmadı: onun sorması beklendi.
Küçük bir zaman kazancı. Beni deniyor. Boğazını temizle,
öksür: fazla genç olduğun izlenimi bırakma. Buyrun, bir
şey mi istediniz? Ne olağanüstü bir ülkedir! Bir şey mi istediniz, derler. Çünkü, esrarlı ve bu dünyanın insanlarının
akıl erdiremediği işlerle uğraşırlar. İşim olmasaydı, bu soruna karşılık sana iki perdelik bir Molière oynardım ki... ve
alınmayacaksın hiçbir sözden. Anlatacaksın. Daha bir dakika önce, yanındaki arkadaşına seslenir gibi alçak bir sesle,
omzunun üstünden aşarak seslendi: “Şükrü efendi! Bana
bir çay getir.” Evet ne istiyordunuz? Şimdiye kadar söylediklerini dinlemedim; çünkü çay içmemi beklemedin; bu
nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. Ne
kadar özlü konuşuyor değil mi? Ayrıca, öksürmenin yararı
dokunmadı: beni genç gördü. İlk sözlerle baştan savmak istiyor. Sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle: “Evrakın sizde
olduğunu söylediler” gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım
ve beni en aşağı, iki oda kadar öteye savuracak. Belirsiz
başlangıçlardan yararlanmak istiyor. Bu kanlı savaş, dışardan hiç belli olmuyor değil mi? İşte al sana kesinlik: yazı-
nın tarih ve numarası. Yalnız, bu başarıyla sarhoş olmamalı-
sın. Evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin.
Yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk
dakikadan onu bunaltmaya gelmez. Kendisini çok çaresiz
görürse, ümitsiz hareketler yapabilir. Mesela: “Bir dakika”
der, çıkar odadan: bir daha koydunsa bul. Nazlı masal kuş-
larıdır. Ürkütmeyeceksin. Belki de biraz daha beklemeliydim. Ne dersin? Bir iki iş sahibi gelse. Onları terslese. Ben
bir köşede durup bakışlarımla ona hak versem? Adamlar
gidince de önce şundan bundan konuşuruz: bir iki basit
hastalık filan. Bir ilaç tavsiye ederim. Yalnız, fazla ileri gitmeye gelmez: olmayacak bir şey ister insandan. İkmale kal-
mış kızının fikir hocasına gidip iltimas yaptırmak gerekir:
gel de işin içinden çık. Fazla kibarlık da etmeyeceksin... kibarca atlatıverirler seni. Bunları düşünüp, karşılıklı oyunlar
oynamakla harcadığımız enerjiyle kimbilir kaç tane elektrik
santralı çalışırdı? Efendim?
Uzun uzun, tarih ve numarayı inceliyor: sanki hayatında
tarih ve numarayı ilk defa görüyor. Selim olsa, bir cinayet
çıkardı. Budist olacaksın: ağaç, taş, bu münasebetsiz memur ve Turgut Özben... kaynaşıp gideceksin. İşi cahilliğe
vuruyor: böylece hem zaman kazanıyor, hem de sabrımı
deniyor. Sonra saf saf başını kaldıracak, ben bundan hiçbir
şey anlamadım, diyecek. Cahilliğine aldanmayacaksın, hemen atılıp anlatmaya kalkmayacaksın. Öyle bir anlamıştır
ki küçük ve önemsiz bir yanlışını yakalayıverir senin. Bilgisizliğini yüzüne vurur. Küçümser seni: çileden çıkarmaya
çalışır. Bu kadar okumuş, tahsil görmüş; daha bir dilekçenin nasıl yazıldığını bilmiyor, der bakışlarıyla. Masasının
gözünden talimatnameler, nizamnameler, kanunlar çıkarır:
maddeler denizinde boğar seni. Bir işin nasıl yapılacağından çok nasıl yapılmayacağını gayet iyi bilir. Gerçek olumsuzluğun sultanıdır. Canım benim! Şişman da değil ki biraz
gevşeyebileceğinden ümitli olalım. Zayıf, sinirli ve orta yaş-
lı. Eski usul bıyık bırakmış. Koyu renk elbisemi giymeliydim. Gençliğimi kızgınlıkla karşılar belli etmeden. Öksürü-
ğümü de beğenmedi. Şartnamenin unutulmuş bir maddesiyle öyle bir saldırır ki müdürler bile çekinir böylelerinden. Yapamam efendim, der; sonra mesul olurum. Müdür
diyor ki mukavelenin ruhuna aykırı bir taraf yokmuş. Mü-
dür Bey böyle diyorsa kendi imzalasın: benim parafıma ihtiyaç yok. Müdür Bey, memur arkadaş dedi ki sizin imzanız
yetermiş. Ne demek efendim? İmzalasın. Vazifesi. Çağırın
bana. Müdürle memur arasında sıkışacağını düşünmek Turgut’u terletti. Önce size havale edilmiş Necati Bey, neden
paraf etmediniz? Susun! Moralimi bozmayın. Uykusuzluktan olacak. Boş yere kendini korkutmayacaksın. Selim’in
olumsuzluk meleği Nihat, dairede nasıl bir adamdı acaba?
Bu adammış. Selim öldü Nihat Bey: imzalayın artık. Olmaz.
Babam mezardan çıksa imzalamam. Ne korkunç adamsınız.
Yalnız çiğ et mi yersiniz? Masaya fazla yüklenmişim: biraz
geri. Bazıları, masanın başında durup dikilmeye sinirlenirler. Çok duyarlı bünyeleri var. En küçük bir hareket baskı
oluyor. Gözlüklerini burnuna indirmiş; elleri düzgün. Yalnız kâğıt tutmuş eller. Memur sınıfı diyorlar. Bir zamanlar
ne kadar gözdeymişler. Bir de subaylar. Onlardan herkes
çekinirmiş. Babalar kızlarını hep bu iki sınıfa verirlermiş.
Kızımı bir memura verdim; kızımı bir subayla evlendirdim!
Demek o zaman insanla evlenmek âdeti yokmuş. Ya öğretmenler? Onların durumu acıklı. Erkek ilk öğretmenleri
hakkında anlatılan bir fıkrayı hatırladı. Öğretmen, yedek
subaylığını yapıyormuş: tabii hep üniformalı. Adamdan kı-
zını istemiş. Haluk anlatmıştı galiba. Memurlarla ilgili ba-
şından geçen bir olayı hatırlıyorum. Olay değil de bir an.
Önemli bir an. Yani bizler için önemli. Ne bakımdan önemli? Anlatmak zor. Böyle bir odaya girmiş de bütün memurlar çay içip gazete okuyorlarmış: her zamanki gibi. Hayır,
önemli olan bu değil. Kimse yüzüne bakmamış: herkes işiyle gücüyle meşgul. Herkes çayıyla gazetesiyle meşgul. Bü-
tün başlar gazetelere gömülmüş. Haluk bekliyor. Öğretmen
fıkrasını galiba teyzem anlatmıştı. Adamı subay sanmış
müstakbel kayınpeder. Kızı vermiş. Böyle şey olmaz ya. İyi
uydurmuşlar. Uydurma bir yaşantı... uydurma yaşantılar...
ne garip bir milletiz... bizi kim anlayacak? Kayınpeder diyormuş ki hakime: sayın hakim bey, ben onu subay zannetmiştim: fakat, affedersiniz, öğretmen çıktı. Affedersiniz. Haluk da memurlara, bir affedersiniz bile diyememiş. Meşgul
memurların ortasında öylece kalmış. Neden sonra, yaşlıca
295bir memur, başını gazeteden kaldırmış. Haluk ümitle ona
doğru yönelirken, yaşlı memur başını arkadaşına çevirmiş
ve: “De Gaulle De Gaulle dediler: onu da gördük,” demiş.
Hepsi bu kadar. Her yerde kullanırdık bu sözü. Zavallı öğ-
retmen! Böyle bir kayınpederin kızını ne yapacaksın? Selim, De Gaulle fıkrasına bayılmıştı. Buna fıkra da denemez
ya. Bu sözün içinde binlerce sayfa gizli, diye tepinirdi. Kimse anlatamaz bu fıkranın ne kadar güzel olduğunu, diye kı-
yamet koparırdı.
“Ben tek başıma karar veremem. Şef gelsin, bir de onunla
konuşalım.” Yarım saat gitti. Şimdi çık koridora, bir ileri
bir geri dolaş bakalım: nöbet tut kapıda. Bir parça övseydin
onu: sizin gibi mevzuatı bilen biri için başkasına sormak...
uğraşmam, yorgunum. Şef de gelecek mi bakalım? Bilinmez. Kimse kimsenin ne olduğunu bilemez. Kimse kimseye karışmaz. Bu, onun işi efendim. Ben bilmem. Kendisi
gelsin de. Kendisi de bir türlü gelmez. Karanlık koridorda
birbirlerine çarparak evrak taşıyan hademelerin arasına karıştı. Düşünmeliyim, diye düşündü. Vaktimi boşuna geçirmemeliyim. Dayanma gücümü kaybetmemeliyim. Bir sigara yaktı.
Koridorda dolaplar, dolaplar. Eskiden alınmış ahşap dolaplar, yeni çelik dolaplar. Dolapların içi dolmuş, üstüne
taşmış: tozlu dosyalar. İplere, kâğıtlara sarılmış dosyalar. A-
2, B-4... Ne anlamsız bir yaşantı. Dolabın kapağında bir yazı: yangında ilk kurtarılacak eşya. Onu değil beni kurtarın.
Nasıl dayanabilirim ben, Turgut Özben, bu beklemeye? Nasıl dayanamazdık Selim’le birlikte üniversitede? Nasıl ka-
çardık sınıfların arka kapılarından? Selim, bütün bu eşyanın yanmasına kim bilir nasıl sevinirdi. Bir gün öfkelenmiş-
ti birden: hepsini yakmalı, bütün evrakı, kayıtları, belgeleri.
İnsanlık bunlarla ayakta duruyorsa şaşırıp kalsın herkes:
şaşırıp kalsınlar da şaşkınlıktan, ne yapacaklarını bileme-
296mekten ölsünler. İçerdeki odada oturan alçak ne yapardı
acaba? Canını kurtarmaya bakardı; tıpkı onun yanındaki
masada oturan ve daktilo kızı kaçamak bakışlarla süzen ve
onu böyle bir yangından kollarının arasında çıkaracağını
sanan ve yangın sözünü duyar duymaz tabanları yağlayacak
genç adam gibi. Şaşırmazlar Selimciğim: daire tatil oldu diye sevinirler. İnsanlar, yalnız kitaplarda şaşırırlar. Romancı-
lar şaşırtır onları. Ölü denizdeki su zerrecikleri gibi birbirlerine tutunurlar: dalgalanırlar, bir yere gitmezler aslında.
Aslında, kimse, kafasındaki hayallerle kimseyi bir yere gö-
türemez kardeşim Selim! Belki biz, seninle ben, kafamızdaki hürriyetle bir yerlere gidebilirdik. Giderdik de! İstediğimiz zaman kaçardık sınıftan. Yangın çıkmasını beklemezdik. Hocanın gözünden kaçarken arka kapının yanına yerleştirmiş olduğumuz kontrplak korurdu bizi. Sormazdı bu
tahta nedir diye. Hürriyet kontrplağı. Kapının gıcırtısını
duyduğu zaman hoca geç kalmış olurdu, çok geç. İşte böyleydik biz canım Selim! Şimdi ne durumlara düştük ikimiz
de. Sen öldün; ben de koridorlarda, anlamsız bekleyişlerin
içinde ölüyorum. Gerçekten öldün mü Selim? Bu yalnızlık
dolu koca dünyada bütün tutunamayanları öksüz bırakıp
gittin mi? Bat dünya bat! Talih! İki gözün kör olsun da piyango bileti sat! Midem yanıyor: içkiden kurtarılacak ilk
mide. Yangından kurtarılacak ilk mide. Benim midem. Benim kalbim

Özet: 1960'lı yıllarda Turgut Özben'in karşılaştığı aynı sorun elli senedir çözülmediyse bundan sonra da çözülmez.
PS: Elimde İhsan Oktay Anar'a ait daha eski kaynaklar da var beni açıklamak zorunda bırakmayın.
 
Kayıt
25 Ekim 2009
Mesajlar
777
Beğeniler
665
#7
annem göster ama elletme, babam gördün mü affetme dedi. çok karışık duygular içerisindeyim bin bir zahmetle yazıyı okuduktan sonra gelen yorumu görünce.
 
Kayıt
23 Eylül 2015
Mesajlar
11
Beğeniler
248
#16
beyler ben neden gelmiyorum ankaraya? ben de zahmet ettim okudum. ocak ayında bi evrak işinin falan peşine gönüllü takılır gelirim ben de. ordan pavyona gidip müteahhitlikten kazanılan parayı düşmüş insanlara bi nevi yardım olarak dağıtırım. ankara neden memur ve pavyon şehri sorusunun malum cevabını bi daha keşfederiz isterseniz! bu bir davettir.
 

Dejavu

CMNet Üyesi
Kayıt
3 Aralık 2011
Mesajlar
82
Beğeniler
54
Şehir
Ankara
#17
beyler ben neden gelmiyorum ankaraya? ben de zahmet ettim okudum. ocak ayında bi evrak işinin falan peşine gönüllü takılır gelirim ben de. ordan pavyona gidip müteahhitlikten kazanılan parayı düşmüş insanlara bi nevi yardım olarak dağıtırım. ankara neden memur ve pavyon şehri sorusunun malum cevabını bi daha keşfederiz isterseniz! bu bir davettir.
son zamanlarda aldığım en iyi davet :)
umarım romanın pavyondan sonraki kısmını tamamlamak gibi bir plan yoktur aklında